Sakın Vazgeçme!

sakin-vazgecme-1200x800.jpg

Yazarın “Yaşamın anlamı ne? Kime karşı ve ne için sorumluyuz? Özgür olmak ne demektir? Mutlu olmanın yöntemi nedir? Sevgi sorunlara çözüm olabilir mi? Başarı nasıl elde edilir? Engelleri kim yaratıyor? Bu olumsuzlukların arkasında tanıdığımız biri olabilir mi? Yaşamımızdan gerçekten memnun muyuz? Peşinde olduğumuz gerçek ne?” Gibi hepimizin çokça sorduğu ve oldukça önemli olan sorulara yanıt bulmamızı amaçlayan kitabı ‘’Sakın Vazgeçme’’ okuyucuları, kendi bilinmeyenlerini keşfetmeleri için egzotik bir kişisel farkındalık turuna çıkartıyor.

‘’Sakın Vazgeçme”deki her bir bölümün sonunda, ilgili kısmın mutluluk ve başarı kuralı ve mottosunu baz alan, terzi işi çalışabilmeniz için tasarlanmış farklı bir ‘’Sakın Vazgeçme’’ Farkındalık Atölyesi yer alıyor. Atölyeler sizi daha mutlu ve başarılı kılacak aydınlığa ulaşmanız için itina ile hazırlandı.

Sakın Vazgeçme okurları, kitapta yer alan yaşanmış örneklerden öykünüp cesaretlenerek kendi özgün yöntemlerini bulacak ve özlerini keşfederek yaşamın aslında halen yazılmakta olan bir hikâye olduğunu ve bu hikâyeyi gerçekten istediklerinde değiştirilebileceklerini, iç aydınlanmalarını gerçekleştirerek fark edecekler.

İlk baskısı bir haftada tükenen kitabın yazarı Emrah Yolaç okurlarına şöyle sesleniyor:

“Psikoloji biliminin esas aldığı gibi, temelinde insanın duygularla beraber düşünen ve karar veren bir varlık olmasından hareketle, “Sakın Vazgeçme” ile sizi, yaşamınızı sorgulamaya, gerçekten ne istediğinizi bulmaya ve sonrasında da bulacağınız cevaba ulaşmak amacıyla sonuna kadar mücadele etmeye davet ediyorum. Sakın Vazgeçmeyin!”

Sapere Aude - Bilmeye Cesaret Et!

sapere+aude+3D.jpg

Şimdi, lütfen gözünüzü kapatın ve şunu düşünün; şu an yaşamınız sona erecek olsa, “Keşke…” ile başlayacağınız kaç cümle kurarsınız?

Aslında siz, kimsiniz? Neyi seversiniz? Nelerden hoşlanırsınız? Kendinize ne kadar değer veriyorsunuz?

Kendinizi değerli hissetmek için gerçekten de mükemmel olmanız mı gerekiyor? Kimin kurallarına göre 

yaşıyorsunuz?

Ne yapmak sizi gerçekten mutlu ediyor? Hayat sizi tatmin ediyor mu?

Çekinmeden, korkmadan, derinliklerinizde duyduklarınıza cesaretle sahip çıkıyor musunuz?

Sapere Aude sihirli bir değnek ya da bir ders kitabı değil. Ancak kendinize yukarıdaki soruları sorduğunuzda psikoloji bilimini yaşam pratiğinizin içinde anlayarak daha da gerçekçi cevaplar verebilmenizi sağlayabilir. Sadece psikoloji severler için değil, duygularını düşünerek anlayabilmek isteyen herkes için…

“Bilmeye cesaret edin!”

İnsanın Kendisi ve Değişimi ile Mücadelesi Üzerine

İnsan vücudundaki değişim fiziki olarak doğumla başlar ve ölene kadar devam eder. Doğarız, büyürüz, yaşlanmaya başlarız ve ölürüz. Bu süreçte değişim belirleyicidir ve aynı zamanda bireyin kişiliğinde de kendini gösterir. Fiziksel yaşa, o dönemin koşullarına, psikolojik ve sosyolojik, içsel ve dışsal diğer birçok faktöre bağlı olarak değişim, insanın algısını da davranışlarını da göreceli olarak değiştirir.

Spektrumu geniş bir perspektiften bakacak olursak zevklerimiz zamanla değişkenlik gösterebilir. Başka bir örnekten hareketle, genç yaşlarda daha tahammülsüzken yaşımız ilerlediğinde çocuklara karşı daha tahammüllü olmaya başlayabiliriz.

Kadim filozoflara baktığımızda da bazı örnekler var ki şaşırmamak elde değil. Örneğin M.Ö. 350 yılında Aristoteles’in, “Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar, yetişkinlere karşı saygısızlar, ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve öğretmenlerini sinirlendiriyorlar” dediğini biliyoruz. Ondan yaklaşık 450 yıl sonra Hesiod’un da “Günümüz gençleri öyle umursamaz ki, ileride ülke yönetimini ele alacaklarını düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bizlere, büyüklere karşı saygılı olmayı, ağır başlı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki gençler kuralları boş veriyorlar. Çok duyarsızlar ve beklemesini bilmiyorlar” diyerek bu çok bilinmeyenli denkleme değindiği belirtilmektedir.

Aslında alışkanlıklara olan düşkünlüğümüz ve değişime karşı sürdüregeldiğimiz direnç ve buna bağlı olarak insanın kendisi ile mücadelesi doğumla başlar. İlk olarak anne (konfor alanı) karnından ayrılan bebek doğum travmasını deneyimler. İkincil olarak evde annesinin yan odaya geçmesi ile yatağında yalnızlıkla ve varoluş gerçekliğiyle yüzleşir. Akabinde sütten kesilme sürecine maruz kalır. Derken okul başlar ve kısıtlı da olsa evden uzaklaşmak durumunda kalır. Sonrasında evlilik ya da bağımsız yaşama istenci ile mesken bağlamında kendi ayakları üzerinde durma süreci gündeme gelir. Tüm bu değişim dönemleri farklı bir yenilik içermektedir. Ancak her bir farklılık, önceden gelen belli bir statikliğe karşı yenilik içerirken kendi içinde de paradokslar ve dilemmalar yaratır. Alışkanlık kaybından kaynaklı kaygılar arasında kalan birey, bu iki farklı baskı unsurunun yarattığı fırtınadan, üçüncü ve daha önce olmayan yeni ve gelişimsel farkındalıklar sağlayarak kurtulabilir. Kişi yaş aldıkça, her bir yeni psikososyal yaş evresinde farklı bir içsel çatışma ortamı oluşturur. Erik Erikson’un ‘İnsanın Sekiz Çağı’nı baz alarak oluşturduğu kuramında bahsettiği gibi; güvene karşı güvensizlikten umudu, özerkliğe karşı utanç ve şüpheden istemeyi, girişimciliğe karşı suçluluktan amaç edinmeyi, başarıya karşı aşağılık duygusundan yeterliliği, kimlik kazanmaya karşı rol karmaşasından bağlılığı, yakınlığa karşı yalıtılmışlıktan sevgiyi, üretkenliğe karşı durgunluktan ilgiyi, benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluktan bilgeliği üretir ve deneyimleriz. Tüm bu çatışma ikilemi aslında büyük bir öğretidir. Dolayısı ile kişilik ve bağlı olduğu gelişim süreci de bu dinamiklerin içinde kendini gösterir.

Fiziksel değişim odaklı bakıldığında doğumu ile gelişmeye ve büyümeye başlayan insan vücudu, ölüme kadar değişmeye devam eder. Büyür, erişkin hale gelir, ilerleme maksimum noktaya ulaşır ve ardından bir bakıma geriye dönüş süreci başlar. Yıllar öncesinde erken çocukluk döneminde kendine bakamayan birey artık yaşlanmıştır ve ne tuhaftır ki yine kendi kendine yetemeyeceği bir döneme başlamaktadır.

İnsanın fiziksel ve ruhsal kontekstte, farkında olarak veya olmayarak sürdüre geldiği gelişimi ve buna karşın değişimle olan mücadelesi, statik olmayan yaşam dizgesi özelinde ve elbette beraberinde medeniyet ile uygarlık ekseninde de paralel gelişmelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu bakımdan aslında göreceli olarak ‘daha iyi yaşamak’ gayesiyle devam eden gelişim sürecinin 2018 senesi itibari ile insanın yaşam formunu kökten değiştireceğini ön görebiliyoruz. Yapay zeka, gen araştırmaları, 3D yazıcılar, nesnelerin interneti, robotik teknoloji ve kodlama gibi pek çok alanda keskin ve sıradışı bir biçimde farklılaştırmakta olan teknolojik dönüşüme bağlı olarak, kuşakların yaşam tarzının da tüketim alışkanlıklarının da geçmişteki değişim ile kıyaslanmayacak ölçüde ve büyük hızla değiştiğini söylemeliyiz. ‘Yaratıcı Y’ ve ‘derin duygusal Z’ kuşaklarının klasik mânâdaki evlilik yaşamı ve bordrolu çalışma olgularına eski kuşaklara nazaran çok daha uzak durmayı tercih ettiklerini gözlemliyoruz. Zira dünyayı global olarak değerlendirdiğimizde uzun vadede dünya nüfusu azalacak ve çok daha fazla yaşlanacak.

Öyle bir döneme giriyoruz ki Homo Sapiens de dahil olmak üzere bugüne kadar bildiğimizi düşündüğümüz ve bağlı olarak uzmanlık geliştirdiğimiz, bilişsel alanlardaki mevcut birikimlerimiz ve paradigmalarımız değişecek. İş içerikleri, yaşam biçimleri, algılarımız, hayat perspektiflerimiz, insana ve üretime dair daha önce deneyimlemediğimiz her şey yeniliklerle yüzleşecek ve bir şekilde dönüşecektir. Dolayısı ile değişim karşısındaki direncimiz belki de bugüne kadar hiç olmadığı kadar sarsılacaktır.

Her ne kadar insanlığın bir bölümü kendini hala tüm canlılardan daha üstün bir tahtta konumlandırmış durumda olsa ve maalesef ukalalığı gelişmişlik semptomlarından biriymiş gibi kabul ediyor olsa da…

Diğer bir bölümü ise sanki nörolojik bir miras ve psikolojik bir zorunlulukları varmış gibi dogmatik düşüncelerin ve bağlı bağnaz sapkınlıkların esiri olsa da…

Tüm bu düşüncelerin tıpkı rönesans ve reform dönemi öncesindeki türdeşleri gibi, bu büyük değişim süreci karşısında (ve iyimser bir bakış açısı ile dile getiriyoum ki) yok olmaya mahkum olacağını umuyor ve diliyorum.

Ayı hesaba katmazsak evrende seyahatin daha mümkün hale gelmesiyle, bugün henüz nitelendiremediğimiz olası bilimsel gelişmelerin kaydedilmesi ve büyük olasılıkla yapılacak yeni keşifler sayesinde ucu sonsuz biçimde açık bir gelişim fırsatının bizleri beklediğini söyleyebiliriz. Yeter ki elde edeceğimiz gelişimsel gücü bilim, akıl, bilgelik ve erdemlerimizle süsleyip, daha iyi şartlarda, sürdürülebilir biçimde, eko-sisteme zarar vermeden ve tüm canlıların ortak yaşam olgusuna saygı duyarak uygulayabilelim.

Toparlayacak olursak bilişsel faaliyetlerimizin sonucu olan düşüncelerimiz, eğilimlerimiz, zevklerimiz ve beklentilerimiz de tıpkı vücudumuz gibi değişir. İşte, bu değişim gerçeği içinde insanın ve yaşamın statik olmadığını, bu toprakların çocuğu Efes’li Herakleitos binlerce yıl önce “Değişmeyen tek şey değişimdir” diyerek harikulade biçimde dile getirmiştir. Hem de dünü, bugünü, yarını, kısacası tüm zamanları kucaklayacak şekilde

İnsanın kendisi ve değişimi ile olan mücadelesine dair yazılan bu makaleyi Can Yücel’in çok sevdiğim Davet şiiri ile kavrayarak tamamlayacağım…

Sevgiyle.

Davet

“Şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim” diye düşündüm.

Mutfak işinden de anlarım. Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim. Bayağı da para gitti.

Birinin yediğini öbürü yemez. Ötekinin içtiğini beriki içmez. Dört kişilik sofra kurdum.

Mumları da yaktım.
Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım.
Müziği de ayarladım.

Geldiler.

20 yaşımda ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.

Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum. Kırk yaşımın karşısına da ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk.” dediler. Büyük hır çıktı. Komşular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.

Evin de içine ettiler.

Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine…

 

Kendini Doğurmak

İnsan felsefi açıdan bu dünyaya fırlatılmış gibidir. Özellikle tarımı keşfedip yerleşik düzene geçtiği on bin yıl öncesinden başlayarak hızla üstüne koyarak gelişir, değişir ve değiştirir. Diğer taraftan bu değişim ve gelişim yeni ve cevabı bilinmeyen pek çok soruyu da beraberinde getirir. Hayatın anlamını arar. Yaşamın mânasının peşinde koşar. Teolojik ve semavi çıkarımlar yapar. Buna karşın asırlardan bu yana kendini ve kabul edebildikçe evreni keşfetmek için sonsuz bir çabanın içinde yer alır. Varoluşa dair duyumsadığımız bilinmezlik, onun kontrol edilemez atmosferi ve cevaplanamayan sorularının yarattığı kaygılar, tek ve kesin bir cevap arayışını kısmen primitif bir dürtüsellikle taçlandırır. Bunun cevabı, “ama bir anlamı olmalı”dır. Ancak kavramsal olarak pek de anlamı olmayan bu sihirli, tesadüfi kaos ve onun ürettiği düzen insanın benliğini ve onun zihinsel olarak yarattığı “ben, diğerleri ve doğa ilişkisi”ni olduğu gibi kabul etmeye meyletmez. Bireye dünyaya geliş, sona eriş ve aradaki süre için kesin, ön görülebilir cevaplar yani güven ve güvende olma hissi gereklidir.

Oysa çok temel olarak yaşam döngüsü dediğimiz süreç, doğuştan itibaren insan vücudunun sürekli değişimi üzerine kuruludur. Yeni doğan bir bebeğin vücudu doğum ile beraber ölene kadar durmaksızın değişir.

Tıpkı bedenimiz gibi bizler de bilişsel olarak her konuşma sırasında ve her bir paylaşımda, sosyal etkileşim nedeniyle farklılaşıyoruz. On sene önceki kıyafetlerimizi, dinlediğimiz parçaları hatırladığımızda ya da fotoğraflara baktığımızda tatlı bir tebessüm etmiyor muyuz? Bir arkadaşımızla yaptığımız sohbette söylediklerimiz, aynı konuda olmasına rağmen, başka bir ortamda aynı şekilde olmayabiliyor, değişebiliyor.

Öğreniyoruz, etkileniyoruz, etkiliyoruz, her bir an o anın biricik olma hâlinde var oluyoruz. Tıpkı parmak izlerimiz gibi yaşadığımız her ânın ve benliğimizin başka bir örneği yok. Ancak pratikte yani günlük yaşamda durum böyle değilmiş gibi yaşıyoruz. Adam gibi adam, namuslu kız, kadın, delikanlı çocuk, kuzeyli, güneyli, Aşağı Mahallesporlu gibi milyonlarca etiket üretiyor, önce kendimize sonra çevremize ve tüm doğaya karşı kestirmeler yaparak zihnimizde ürettiğimiz ve gerçeklikten uzak olan bu böyledir, şu şöyledir etiketlerini yapıştırıveriyoruz.

Yetersizlik hissimize karşı zihinsel kapasitemizin realiteden bağımsız olarak çok yüksek olduğunu varsayıyor ve ona uygun şekilde sosyal davranışlar üretiyoruz. Durum dediğimiz andan ve gerçeklikten uzak kalarak fikir üreten, borsa simsarları gibi atan ve tutan sonra da buna inanan zihnimiz, gerçeğin aksine varsayımlar üretmek ve o kestirme varsayımlara göre davranışlar ortaya koymak üzere çalışıyor. Tam da bu noktada yaşarken sürekli kimliklendirme, etiketleme ve onun gerektirdiği şablonlar içinde olmaya şartlanıyoruz. O nedenle anlık ve değişken davranışlarımızı değil; romantik, pesimist, iyi, kötü diyerek insanları bütünsel olarak damgalıyoruz.

Tüm bu süreçler niyetten ziyade, bilişsel doğamız ve ruhsal miraslarımızı içeren otomatikleşen alışkanlıklarımızla ilgili. Bu nedenle bilerek ve isteyerek olmasa da sistematik bir biçimde çevremizdeki bilgi ve uyaranlarla karşılaştığımızda sorgulama ve doğrulama gibi önemli ve gerekli yollara sapamıyoruz. Etrafımızdaki uyaran sayısı o kadar fazla ki bilgiyi bize geldiği hâliyle hemen kabul ediyoruz.

Aslında farkında olmadan reddettiğimiz zihinsel kapasitemizin sınırlı olması gerçeği nedeniyle, kontrolün bizde olmasına ve istikrarlı bir biçimde yaşamaya ihtiyaç duyuyoruz. Bu yetersizlik hâli yüzünden dünyada neler olabileceğini önceden bilmek istiyoruz. Mesela karşımızdaki iyi biri olmalı, değilse önceden ve kötü bir deneyim yaşamadan bunu bilmeliyiz ve ona göre önlem almalıyız diye düşünüyoruz. Dolayısıyla bizlerin sabit olmayan, sürekli değişen organizmalar olduğumuz gerçeğini pek kale almıyoruz.

Ortaya koyduğumuz davranışlar üzerinden kendimizi ve çevremizi ve kişiliğimizi ele alarak fiktif atıflarda bulunarak değerlendiriyor ve tüm bunların sonucu olarak ürettiğimiz varsayımlarla yaşıyoruz. Bu nedenle camdan dışarı baktığımızda, kendimizi, gördüğümüz bir ağaç yaprağının ömründen pek de farklı durumda olmayan varoluşumuza anlam yükleme ihtiyacı içinde buluyoruz.

Oysa insan şu anda olan ve biten deneyimlerin, ‘şimdi’nin dünyasında yaşamaktadır ve önünde sonunda kim olduğumuz bizim sorumluluğumuzdadır. Ve insan hem sonsuz bir iyilik hem de uçsuz bucaksız bir kötülük kapasitesine sahiptir. Kabul edilmesi son derece zor olan bu iki kutuplu potansiyel, bize varoluşumuzun özünü hatta varoluşu ve var olmamayı birlikte düşündürür.

Bununla birlikte doğa çok nettir. Kadınların pelvis bölgesindeki değişimin, yer üstündeki yaşama adapte olması ve ayağa kalkış sürecinin bir sonucu olarak bu hâlimizle doğuyoruz. Doğanın “Ortama daha çok adapte olmayı başaran ayakta kalır” kuralının gerektirdiği değişim içinde varız.

Öte yandan pek çok bilim insanı, bireyi, salt dış bir çerçeveden, yüzeysel olarak tek bir kurama oturtmaya çalıştıkça, kişiyi sadece nesnel olarak değerlendiriyor, varoluşsal dünyalarını hiçe sayıyorlar. Kişinin doğa, diğer insanlar ve kendiyle olan ilişkisi ve bu temel birliğin içindeki bütünlük ve varoluş algısı hemen hemen yok farz ediliyor. Oysa tek bir disiplin veya bilim dalı ile insanı, toplumu, doğayı değerlendirebilmek ve felsefeyi reddetmek beyhude bir çabadır…

Özetle insanın dünyadan ayrı bir varlığı yoktur. İçinde yaşadığı dünya da bireyin onu algılayışından bağımsız değildir. Bu algıyı kendimizi doğurarak bizim yaratmamız şart ve aktif olarak, cesaretle üreterek, varolmak için çabalamamız gerekiyor.

En nihayetinde… 
Kattığımız anlam kadarız…

Kaynakça: Yolaç, E. (2017) Sapere Aude. Sola Yayınları.

Yazar: Emrah Yolaç

 

Peşinde Olduğumuz Sır...

Dünyaya gelişimizi düşünecek olursak doğada filizlenen çiçeklerden pek de bir farkımız yok. Anne ve babasının kimler olacağını önceden seçebilen birini görebilmek pek de mümkün değil. Mikro anlamda bile milyonlarca sperm ve bolca yumurta arasında oluşmuş bir tesadüfün eseriyiz. Felsefi mânâda da insan dışındaki canlılardan bir iki farkımız var. Benliğimizi ve zamanı fark edebiliyoruz. Ayrıca bilinçli bir şekilde düşünebiliyor ve onlara bağlı olarak birçok boyutta ve derinlikte üretebiliyoruz.

Varlık nedenimiz benzer, farkımız düşünsel olunca, işler bizim için biraz karışabiliyor. Çiçek düşünemediği için öylece devam ediyor ancak varoluş bizim için paradoksa dönüşüyor. Her şeye mânâ yüklemeye çalışıyoruz. Anlamaya gayret ediyoruz ancak buna gücümüz yetmeyince de kestirmelere sapıp düşünsel olarak kendimizi sürekli ikna etmeye çalışıyoruz. Bu böyledir, şu şöyledir, diğeri iyidir, öbürü kötüdür, bu doğrudur, o yanlıştır gibi yakıştırmalar ve etiketlemeler yapıyoruz. Oysa bunların hiçbirinin doğa ve barındırdığı sistemle bir korelasyonu yok. Sorun, burada çıkıyor. Bu cevaplanamayan sorular manzumesi büyük bir boşluk ve yalnızlık hissi doğuruyor. Başarılı bulunma, onaylanma, kabul görme, beğenilme ve hep daha fazlasını tüketme üzerine bir sistem geliştirerek içine serpiştirdiğimiz içi boş kavramlara bağlanarak bu büyük boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Gayret ettikçe de içinin boş olduğunu görmeyi daha çok reddederek varoluşsal ve paradoksal açmazımızı büyütüyoruz. Giderek benliğimize yabancılaşarak hamsterlar gibi, akvaryumvari, camdan bir kutunun içinde, sabit bir noktada olmasına rağmen, durmadan dönen bir silindirin içinde koşuyoruz. Silindir biz koştukça dönüyor, o döndükçe biz daha fazla koşuyoruz. (1) Doğumumuzu, akvaryumun içine yerleştirilen hamster ile özdeşleştirirsek, bir süre sonra akvaryumun varlığını da unutuyoruz. Bu sürece de ya konfor alanı ya da alışmak diyoruz…

Ancak benlik değerimizi, zaten fiktif olan bu gerçek dışı değerlerin üzerine inşa etmeye çalıştıkça (ki bu sürecin mimarı bizleriz) başarıya, görünüme, sonuçlara, yeteneğe ve şöhrete dayalı bir toz bulutu içinde varlık bütünlüğümüzü oluşturduğumuzu zannediyoruz.

Oysa, bireyin dünyadan ayrı bir varlığı yoktur. Varlığının dünyadan ayrı ve bağımsız olmadığını keşfedebilen, özel ve üstün bir tahtta oturmadığının ayrımına varabilen kişi, mevcut bütünlük içinde yer alan büyük boşluğu fark eder. İnsan doğanın umrunda değildir. Bu son derece ürkütücü gerçek, diğer canlılar arasında hem benliğinin hem de öleceğinin farkında olan insanı gerçekten huzursuz eder. Ölümlü olduğunu kabullenmenin muazzam bir cesaret gerektirdiği bu durum, tarihsel olarak bakarsak, bireyi soyut kavramlar üretmeye ve bu kavramlara bağlanarak varlık boşluğunu doldurmaya iter. Doğa karşısındaki fiziksel yetersizlik ve kendi varlığı özelindeki boşluğun devamlılığı bireyin kişisel endişesinin (Bu hâlimize ben felsefi kökenli anksiyete demeyi daha uygun görüyorum) temel kaynağıdır.

Tüm bu anlattıklarımızın iz düşümü olarak varoluşsal anksiyetemizin enerjisini tam aksi yöne doğru, yaratıcılığımızı ve üretkenliğimizi daha fazla ortaya çıkartmak için kullanabiliriz. Sevdiklerimizle kurduğumuz bağları geliştirmeye çalışabiliriz. Yaşadığımız ömrü, severek yaptığımız ve ruhumuza iyi gelen üretim ve hobilerle doldurarak güzelleştirebiliriz. Herhangi bir unvana ve konuma sahip olmak için değil, gerçekten yapmaktan hoşlandıklarımızı gerçekleştirmek ve potansiyelimizi açığa çıkartarak kendimizi inşa etmek için sabırla çalışabiliriz. Bu sayede hem kendimizle hem diğer insanlarla hem de dünyayla olan ilişkilerimizin derinliğinin artmasına bağlı olarak bireysel gelişimimizi arttırabiliriz.

Bu noktada bize düşen sorumluluk, varoluşsal anksiyetenin insan doğasının bir parçası olduğunu kabul ederek, onunla barışmaktır. Değişim esas olduğuna göre hayat boyu devam edecek olan içsel çatışmalarımızı tam ve net bir gelişim habercisi olarak görebilmektir. Anksiyetenin enerjisi kapıyı bazen sert çalıyor olabilir ancak niyeti ortaya çıkartan unsur elbette bizleriz. Yapmamız gereken, kapıyı olumlu bir bakış açısı ile açarak üretmek, yaratıcılığımızı kullanmak, insanlarla bağ kurmak ve yapmayı sevdiğimiz faaliyetleri deneyimlemek üzere harekete geçmektir.

Dengenin içinde neşe kadar hüzün de vardır. Ve bireyin çabası olmaksızın, yaşamın tek başına hiçbir anlamı yoktur. Hakeza sonsuz mutluluk da primitif ve boş bir beklentiden ibarettir. Bu nedenle de kişinin olmak istediği değil, yapmak istediklerini hayata geçirmek üzere kendini gerçekleştirmesi esastır. Her biten günü takiben yine, bir kez daha ve yeniden…

Çünkü, Atilla İlhan ustanın dediği gibi;

“Hayat zamanda iz bırakmaz, bir boşluğa düşersin bir boşluktan.
Birikip yeniden sıçramak için…”

Dipnot:

(1) Sapere Aude – Düşünceden Duyguya

Yazar: Emrah Yolaç

 

Rönesans: Versiyon 2.0

Rönesans.jpg

Volney Kontu Constantin-Fronçois de Chasseboeuf, 1791 yılında yazdığı harikulade eser Harabeler’de kadim insanlık tarihinin neden çok sayıda medeniyete yer verdiğini ve hepsinin ne sebeple bir sonraki uygarlık tarafından yakılıp yıkıldığını sorgular. İmparatorlukların hangi sebeplerle yükselip daha sonra düştüklerine; ulusların refahına ve felaketlerine yol açan etkenleri; toplumlarda barışın, insanların mutluluğunun hangi ilkelere dayanması gerektiğini irdeler. Aklı, bilimi ve bilgeliği öne çıkartır.

Bizlere 18. yy’dan seslenen Volney Kontu, daha o günlerde, bireyin, varolduğu dünyanın bir parçası olduğunu belirtirken önemli bir noktanın altını çizmektedir; insan diğer canlılardan farklı olarak benliğinin farkındadır ve her ne kadar egemen doğa yasalarına tabi olsa da kendi zekasını yaşam formunu iyileştirmek üzere kullanabilmiştir. Bu sayede hem kendi fiziksel yaşam koşullarını hem de kabiliyetlerini geliştirmiştir. Binlerce yıllık bu gelişim dizgesi sırasında elde ettiği bilgileri ve teknikleri derinleştirerek eğitim ve yönetim sistemleri tasarlayabilmiş ve yaşam pratiğine geçirebilmiştir.

Tarım toplumuna geçiş, Rönesans, sanayi devrimi ve arkasından gelen internet ve dijital dönüşümle beraber insanlığın kendi öz tarihinde biriktirdiği tüm içerik günümüzde ortak paylaşıma açılmıştır. Dolayısı ile bilginin bugün zaman, mekân ve ekonomik koşullardan bağımsız olarak ulaştığına, toplumun tüm katmanlarının dataya artık istediği zaman erişebildiğine tanık oluyoruz. Örneğin dünyanın önde gelen eğitim kurumlarından biri olan MIT dahi neredeyse tüm arşivini internete servis etmiş durumda.

Hal böyleyken paylaşım ve bilgi üretiminin hızı da miktarı da giderek artıyor. Bağlı olarak günümüzde bireyler algı kapasitelerinin çok daha üzerindeki bir seviyede uyarana maruz kalıyorlar. Bu nedenle seçenekler çok ancak zaman son derece dar. Tüm bunların sonucu olarak Homo Sapiens artık her konuda sürate bağımlı durumda; daha hızlı tüketiyor ve çok daha çabuk sıkılıyor. Kuşaklar, alışkanlıklar ve elbette değerler de baş döndürücü bir hızla değişiyor.

Diğer taraftan endüstri 4.0, dikey tarım, 3D yazıcılar, kodlama, nesnelerin interneti, otonom araçlar, nano ve robotik teknoloji, gen bilimi, arttırılmış gerçeklik vb. birçok yeni gelişmeye şahit oluyoruz.

Ancak bütün bu devinimlere karşın, fiziksel yaşam koşulları ve kabiliyetlerimiz bu denli gelişirken, medeniyet olarak gerçekten de ilerliyor muyuz? Yoksa sadece bilişsel olarak kısır bir konjonktür içinde kalmayı tercih ettiğimiz için erdemlerimizle ilgili primitif sorunlar mı yaşıyoruz? Örneğin; insanlık 2018 senesi itibari ile hala inanç, düşünce, etnisite, dil, ten rengi ve benzeri farklılıklardan dolayı birbirini öldürebiliyor, savaşlar çıkartabiliyor. Hala Afrika kıtasında açlık hüküm sürüyor. Hala eğitim ve sağlık gibi temel hizmetler dünyanın pek çok ülkesinde insanlara para karşılığında satılıyor. Hala özellikle kadın ve çocuk hakları yok hükmünde sayılıyor.  Hala birey olabilmek bazı ülkelerde günah teşkil ederken bir kısmında ayıplanıyor. Hala birçok ülkede düşünce suç kabul ediliyor. Hala küresel ısınmanın önüne geçmek ve geri dönülmez noktaya gidişi durdurmak için gereken global, etkin ve yetkin adımlar atılmıyor…

Liste takdir edersiniz ki uzayıp gidecektir…

Oysa kadim insanlık tarihi bize gelişim için farklılıklara ve değişime açık olmayı öğütlüyor. Ben diyebilmek kadar sen diyebilmenin de insan sorumluluğu olduğunu birçok örnekle ispatlıyor.

Bilim, akıl ve bilgelik bizleri düşünce ve vicdan özgürlüğü gibi kavramların arkasında durmaya davet ediyor.

Bireyin önce kendisinden başlayarak esnekliğe, seçenekliliğe, yeni olasılıklara açık olması gerektiğini; toplumların ancak bu şekilde kendi medeniyetlerini geliştirmeye devam edebileceğini; her alanda özgürlük kavramını koşulsuz şartsız bir konseptte savunmak gerektiğini ifade ediyor.

1215 yılında Magna Carta Libertatum ile taçlanarak belirginleşen özgürleşme ve gelişim süreci Rönesans periyodunda hızlanmış, 1789 yılında Fransız Devrimi ile insanlığın önemini belirgin bir biçimde kavrayarak sahip çıktığı özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramlarını öne çıkartmıştır. Elbette felsefi üretimleri sürdürmeli, örneğin epistemolojinin hangi perspektifinin daha yetkin olduğunu tartışmaya devam etmeliyiz: Emprizim, Rasyonalizm, Paragmatizm ya da Pozitivizm…

Ancak belki de felsefi tartışmaları biraz daha yaşam pratiğinin içine çekerek yapıcı ve işlevsel manada sorumluluk almalıyız. Dünyada 2018 yılında hala neden bu denli ilkellik içeren dürtüsel, bencil, gerici, bağnaz, dogma düşünce ve davranışların hüküm sürdüğünü sorgulamalı ve çözümlere odaklanmalıyız.

Yukarıda saydığımız teknolojik gelişmeleri de göz önüne alırsak…

Kim bilir?  Belki de ekolojik, biyolojik, sosyolojik ve psikolojik boyutları ile harmanlanmış, Rönesans Versiyon 2.0 gibi yeni ve devrimci bir güncelleme tüm dünya için gerekli olabilir…

Kaynak: https://dusunbil.com/ronesans-versiyon-2-0/