İnsanın Kendisi ve Değişimi ile Mücadelesi Üzerine

İnsan vücudundaki değişim fiziki olarak doğumla başlar ve ölene kadar devam eder. Doğarız, büyürüz, yaşlanmaya başlarız ve ölürüz. Bu süreçte değişim belirleyicidir ve aynı zamanda bireyin kişiliğinde de kendini gösterir. Fiziksel yaşa, o dönemin koşullarına, psikolojik ve sosyolojik, içsel ve dışsal diğer birçok faktöre bağlı olarak değişim, insanın algısını da davranışlarını da göreceli olarak değiştirir.

Spektrumu geniş bir perspektiften bakacak olursak zevklerimiz zamanla değişkenlik gösterebilir. Başka bir örnekten hareketle, genç yaşlarda daha tahammülsüzken yaşımız ilerlediğinde çocuklara karşı daha tahammüllü olmaya başlayabiliriz.

Kadim filozoflara baktığımızda da bazı örnekler var ki şaşırmamak elde değil. Örneğin M.Ö. 350 yılında Aristoteles’in, “Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar, yetişkinlere karşı saygısızlar, ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve öğretmenlerini sinirlendiriyorlar” dediğini biliyoruz. Ondan yaklaşık 450 yıl sonra Hesiod’un da “Günümüz gençleri öyle umursamaz ki, ileride ülke yönetimini ele alacaklarını düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bizlere, büyüklere karşı saygılı olmayı, ağır başlı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki gençler kuralları boş veriyorlar. Çok duyarsızlar ve beklemesini bilmiyorlar” diyerek bu çok bilinmeyenli denkleme değindiği belirtilmektedir.

Aslında alışkanlıklara olan düşkünlüğümüz ve değişime karşı sürdüregeldiğimiz direnç ve buna bağlı olarak insanın kendisi ile mücadelesi doğumla başlar. İlk olarak anne (konfor alanı) karnından ayrılan bebek doğum travmasını deneyimler. İkincil olarak evde annesinin yan odaya geçmesi ile yatağında yalnızlıkla ve varoluş gerçekliğiyle yüzleşir. Akabinde sütten kesilme sürecine maruz kalır. Derken okul başlar ve kısıtlı da olsa evden uzaklaşmak durumunda kalır. Sonrasında evlilik ya da bağımsız yaşama istenci ile mesken bağlamında kendi ayakları üzerinde durma süreci gündeme gelir. Tüm bu değişim dönemleri farklı bir yenilik içermektedir. Ancak her bir farklılık, önceden gelen belli bir statikliğe karşı yenilik içerirken kendi içinde de paradokslar ve dilemmalar yaratır. Alışkanlık kaybından kaynaklı kaygılar arasında kalan birey, bu iki farklı baskı unsurunun yarattığı fırtınadan, üçüncü ve daha önce olmayan yeni ve gelişimsel farkındalıklar sağlayarak kurtulabilir. Kişi yaş aldıkça, her bir yeni psikososyal yaş evresinde farklı bir içsel çatışma ortamı oluşturur. Erik Erikson’un ‘İnsanın Sekiz Çağı’nı baz alarak oluşturduğu kuramında bahsettiği gibi; güvene karşı güvensizlikten umudu, özerkliğe karşı utanç ve şüpheden istemeyi, girişimciliğe karşı suçluluktan amaç edinmeyi, başarıya karşı aşağılık duygusundan yeterliliği, kimlik kazanmaya karşı rol karmaşasından bağlılığı, yakınlığa karşı yalıtılmışlıktan sevgiyi, üretkenliğe karşı durgunluktan ilgiyi, benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluktan bilgeliği üretir ve deneyimleriz. Tüm bu çatışma ikilemi aslında büyük bir öğretidir. Dolayısı ile kişilik ve bağlı olduğu gelişim süreci de bu dinamiklerin içinde kendini gösterir.

Fiziksel değişim odaklı bakıldığında doğumu ile gelişmeye ve büyümeye başlayan insan vücudu, ölüme kadar değişmeye devam eder. Büyür, erişkin hale gelir, ilerleme maksimum noktaya ulaşır ve ardından bir bakıma geriye dönüş süreci başlar. Yıllar öncesinde erken çocukluk döneminde kendine bakamayan birey artık yaşlanmıştır ve ne tuhaftır ki yine kendi kendine yetemeyeceği bir döneme başlamaktadır.

İnsanın fiziksel ve ruhsal kontekstte, farkında olarak veya olmayarak sürdüre geldiği gelişimi ve buna karşın değişimle olan mücadelesi, statik olmayan yaşam dizgesi özelinde ve elbette beraberinde medeniyet ile uygarlık ekseninde de paralel gelişmelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu bakımdan aslında göreceli olarak ‘daha iyi yaşamak’ gayesiyle devam eden gelişim sürecinin 2018 senesi itibari ile insanın yaşam formunu kökten değiştireceğini ön görebiliyoruz. Yapay zeka, gen araştırmaları, 3D yazıcılar, nesnelerin interneti, robotik teknoloji ve kodlama gibi pek çok alanda keskin ve sıradışı bir biçimde farklılaştırmakta olan teknolojik dönüşüme bağlı olarak, kuşakların yaşam tarzının da tüketim alışkanlıklarının da geçmişteki değişim ile kıyaslanmayacak ölçüde ve büyük hızla değiştiğini söylemeliyiz. ‘Yaratıcı Y’ ve ‘derin duygusal Z’ kuşaklarının klasik mânâdaki evlilik yaşamı ve bordrolu çalışma olgularına eski kuşaklara nazaran çok daha uzak durmayı tercih ettiklerini gözlemliyoruz. Zira dünyayı global olarak değerlendirdiğimizde uzun vadede dünya nüfusu azalacak ve çok daha fazla yaşlanacak.

Öyle bir döneme giriyoruz ki Homo Sapiens de dahil olmak üzere bugüne kadar bildiğimizi düşündüğümüz ve bağlı olarak uzmanlık geliştirdiğimiz, bilişsel alanlardaki mevcut birikimlerimiz ve paradigmalarımız değişecek. İş içerikleri, yaşam biçimleri, algılarımız, hayat perspektiflerimiz, insana ve üretime dair daha önce deneyimlemediğimiz her şey yeniliklerle yüzleşecek ve bir şekilde dönüşecektir. Dolayısı ile değişim karşısındaki direncimiz belki de bugüne kadar hiç olmadığı kadar sarsılacaktır.

Her ne kadar insanlığın bir bölümü kendini hala tüm canlılardan daha üstün bir tahtta konumlandırmış durumda olsa ve maalesef ukalalığı gelişmişlik semptomlarından biriymiş gibi kabul ediyor olsa da…

Diğer bir bölümü ise sanki nörolojik bir miras ve psikolojik bir zorunlulukları varmış gibi dogmatik düşüncelerin ve bağlı bağnaz sapkınlıkların esiri olsa da…

Tüm bu düşüncelerin tıpkı rönesans ve reform dönemi öncesindeki türdeşleri gibi, bu büyük değişim süreci karşısında (ve iyimser bir bakış açısı ile dile getiriyoum ki) yok olmaya mahkum olacağını umuyor ve diliyorum.

Ayı hesaba katmazsak evrende seyahatin daha mümkün hale gelmesiyle, bugün henüz nitelendiremediğimiz olası bilimsel gelişmelerin kaydedilmesi ve büyük olasılıkla yapılacak yeni keşifler sayesinde ucu sonsuz biçimde açık bir gelişim fırsatının bizleri beklediğini söyleyebiliriz. Yeter ki elde edeceğimiz gelişimsel gücü bilim, akıl, bilgelik ve erdemlerimizle süsleyip, daha iyi şartlarda, sürdürülebilir biçimde, eko-sisteme zarar vermeden ve tüm canlıların ortak yaşam olgusuna saygı duyarak uygulayabilelim.

Toparlayacak olursak bilişsel faaliyetlerimizin sonucu olan düşüncelerimiz, eğilimlerimiz, zevklerimiz ve beklentilerimiz de tıpkı vücudumuz gibi değişir. İşte, bu değişim gerçeği içinde insanın ve yaşamın statik olmadığını, bu toprakların çocuğu Efes’li Herakleitos binlerce yıl önce “Değişmeyen tek şey değişimdir” diyerek harikulade biçimde dile getirmiştir. Hem de dünü, bugünü, yarını, kısacası tüm zamanları kucaklayacak şekilde

İnsanın kendisi ve değişimi ile olan mücadelesine dair yazılan bu makaleyi Can Yücel’in çok sevdiğim Davet şiiri ile kavrayarak tamamlayacağım…

Sevgiyle.

Davet

“Şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim” diye düşündüm.

Mutfak işinden de anlarım. Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim. Bayağı da para gitti.

Birinin yediğini öbürü yemez. Ötekinin içtiğini beriki içmez. Dört kişilik sofra kurdum.

Mumları da yaktım.
Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım.
Müziği de ayarladım.

Geldiler.

20 yaşımda ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.

Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum. Kırk yaşımın karşısına da ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk.” dediler. Büyük hır çıktı. Komşular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.

Evin de içine ettiler.

Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine…